18 Temmuz 2010 Pazar

Koku.. ( Dördüncü Bölüm )

Anneanem ve babanemin bahçesine gitmediğim zamanların dışında genelde evdeydim. Evi eğlenceli hale getirmek için balkondan kuşlara bakmak yada çekirdek yemenin dışında yaptığım şeylerde vardı, mesela suyla oynamak gibi... En sevdiğim oyuncaklarımı leğende yüzdürür üstüm başım lök gibi ıslanana dek oynadım. Kimi zaman gemiler yüzdürürdüm kocaman dalgaların arasında, kimi zaman da saçları suda parlayan bebeğim deniz kızı olurdu... Hayalimde tüm oyuncaklar canlanırdı. Bazen duvardaki kabarmış boyayı kaldırınca bambaşka dünyaların kapısını aralardım. Duvardaki çatalağa gözümü dayayıp arkasında ne vardiye baktığımda hayaller üklesinde her gün yeni heycanlar tadardım.
Yalnız bir çocuk için hayat hiç de fena geçmiyordu...

Güzner birbirini kovalarken ellerim yanaklarımda tabure üzerine çıkmış halde balkondan etrafı seyrediyordum. Evimizin arka balkonu yandaki kıraathanenin bahçesine bakıyordu. Kocamn kocaman kel kel adamlar taşlarla oynadığı oyunda çok eğleniyordu. Yine öğle uykusu vakti gelmişti ve bahçede eğlenen o adamların çıkardığı gürültü beni deli ediyordu. Gözlerimi kapayıp uyuyor numarası yaptım. Annem uyuduumu zannedip gider girmez balkona çıkıp adamların kafasına mandal, takunye ne bulduysam attım.
Atarken avazım çıktığı kadar bağırıyor adamlara da kızıyordum. Cır cır çıkan sesime gelip beni o halde gören annem, yaptığımın yalnış olduğunu söylerken gülmeden edemiyordu.

Çok güzel olmalıyım çünkü atta ya gidicekmişiz...
O yakışmış mı bu güzelmi derken aynanın karşısında çok zaman harcamış ve hala giyinmemiştim. Saçlarımı tarayıp tokamı taktığımda annem çoktan hazırlanmıştı bile. Kırmızı kutudaki parfümden sıkması için anneme en cici en tatlı halde gülümseyip kollarımı kaldırdım... Misler gibi kokuyordum. Burnu açık kırmızı ayakkabılarımıda giydim mi tamam olacaktı. Çünkü ayakkabının ucundan Necla Ablamın ayak tırnaklarıma sürdüğü kırmızı ojeler görünücekti. Üzerime içinde minik mavi gemilerin olduğu elbisemi de giymiştim. Annemin elinden tutarak merdivenleri innerken Şerife Hanım Teyze anneme bişeyler alması için sipariş veriyordu. Kapının girişinde annemi beklerken kos kocaman bir örümcekle göz göze geldim. Tam merdivenlere çıkacakken neyseki annem geldi. Annemin etğinin altına saklana saklana kapının köşesinden tavana doğru ağ yapmış örümcekten kaçarak dışarı çıktım. Annem bile korkmuştu örümcek gerçekten kocamandı...
Zaten o örümcek beni daha önce de elimden ısırmıştı. Şükran Teyzelerin kapısının önünde oynarken bodrum kapağının altında parlak bişey görmüştüm. Misket parlıyor sanıp elimi taşın arasına sokunca elimi ısırmış sonrada kıllı kocaman bacaklarıyla beni korkutmak için yerinden çıkmıştı. İşte bu örümcek oydu ve beni tekrar ısırmak için gelmişti. Belki de beni bu sefer yiycekti?
Ezcacı Alev Abla elime ilaç sürmüştü ama ogün elim çok kötü şişmişti. Anneme örümcekten çok korktuğumu bildiği için onu öldürmesi için kapıcı Saadet Teyzeye rica edeceğini söyledi.
Ya örümcek Saadet Teyzeyi de yerse?

Annemle üzerinde kocaman leylek olan bankaya gitmişik. Bu bankaya her gittiğimizde göbekli adam annemi kızdırıp üzüyordu. Keşke bugün annemi üzmeseler. Vitrinde kocaman leylekler var bana verirler belki?
Babam bize para göndermişti ve yine o adam vermiyordu. Annem Bankadaki göbekli adama öyle bir kızdı öyle bir kızdı ki... Annemiüzüyorlar diye bende ağlayınca elimden tutan bi abla bana gözümün kaldığı leyleklerden verdi. Ağlamayı hemen kesmiştim bundan da ver diye kumbaryı gösterip pazarlığa başlamıştım. Bankada ne var ne yoksa önüme yığmışlardı. Bi sürü oyuncağım olmuştu yaşasın !

Paramız başka bir para olduğu için banka bize paramızı altı aydır vermiyormuş. Yabancı para yasakmış. Ama babamın başka parası yok ki? Bankacı anneme üzerinde saçları kuaförde yapılmış gibi duran bir adamın paralarından bi çanta dolusu verdiğnde annem bir daha sizinle çalışmayacağım demişti. Bankadaki koca göbekli adam korkmuştu...

Dim dk merdivenlerden çıkarken nefis kokular beni çağırıyordu. Annem karnımızı doyurmak için bazen bizi buraya getiridi. Abim yemeklere öyle bi dalardı ki; göbeği top yutmuş gibi olurdu. Bugün abim yoktu, annemle beraberdik. Annem; birazdan paramızı bozdurmaya Eminönüye gidicez diyince sevinçten yerimde zıp zıp zıplamıştım.
Eminönüyü çok seviyordum.
-Kuşlu Camiye gidip kuşlara yem atar mıyız?
-Atarız kuzum.
-Kuş pazarına gidip kuş sever miyiz anneciğim?
-Severiz yavrum..

Ne su, ne de aptal saptal oyuncaklar, hiç bir şey istemiyordum. Gitmeyi en çok istediğim yere gidiyorduk daha ne olsun ki? Kuşları sevip, köpeklere bakabilecektim. Annem eve çiçek alıcaktı. Lokum satan adamlar biz lokum alırken bana lokum vericekti...

Eve geldiğimizde kuşların boncuk gibi bakan güzel gözlerinden başka bişey düşünemiyordum. Her şey çok güzeldi çünkü hayatım lokum satılan kocaman çarşıdaki kadar güzel kokuyordu...

15 Temmuz 2010 Perşembe

Koku.. ( Üçüncü Bölüm )

Bir çocuğun anılarında devasa büyüklükteki bahçe ve evin anılarından oluşan hatıralara sahip olması muhteşem bir şey.

Belki 20 odası vardı Notre Dame de Sion'un. Rahibelerin eğitim aldığı bu devasa büyüklükteki taş gövdeli ahşap binanın odalarında, kilisesi ve dersliklerinde gönlümce koşar oynardım. Kah papazın kürsüsüne çıkar kırmızı mavi vitraylardan süzülen ışıkta hayallere dalar, kah gıcırdayan yorgun merdivenlerin trabzanlarından kayarak aşağıya iner yorgunluktan ölene dek tekbaşıma ama binlerce hayalin arkadaşlığıyla oyunlar oynardım.

Bahçeye inen merdivenlerde süs havuzunun yanında küçük çukurlar kazdığımda annem gibi güzel bir kadının resminin çizili olduğu minik paralar bulurdum. Anneme bu kadın kim diye sorduğumda, elimdeki madeni parayı alarak 'Meryem Anamız yavrucuğum. Haydi bulduğun yere koy bakalım.' demişti. Meryem Ana Ha? Kimin annesiydi ki? Çok güzeldi resimleri...

Dedem oraya gözkulak oluyordu. Annem orada doğmuştu.
İkisi büyük, onlarca su sarnıcı vardı. Sarnıçta deniz kızı mı var? Bir ses beni çağırıyordu hep. Ama yanlız başıma sarnıca bakmam yasaktı!

Dedem ve anneanem sarnıça düşüp ölmemden çok korkarlardı. Bahçeye çıktığımda bir müddet göz hapsine tutarlar sonra bir anlık boş bulunmalarında 'aman gitme' dedikleri yerlere seferler düzenlerdim.

Bahçenin koruyucusu Papaz'ın göründüğü yerlerde dolaşır, onu görebilmek için can atardım. Büyükler konuşurken Papazın bazen kızmızı bir yılan bazen de başka şekillerde insana göründüğünü ve kalpleri temiz olmayan insanları korkuttuğunu söylerlerdi. Ben bahçede sadece kaplumbağa ve kelebekleri görüyordum. Dedem, kaplumbağa ve benim için minnacık ama lezzetli Osmanlı çilekleri ekmişti. Sadece benim olan dut, yeşil elma ve şeftali ağaçlarım da vardı. Akşam üzeri paçalarımı dedem gibi sıvar ve kuyudan çektiği suyla bahçeyi sularken ona yardım ederdim. Misler gibi kokan bi sürü çiçeği vardı dedemin...

Bahçenin tam ortasındaki koskocaman manolya ağacına aşıktım. Ağaca sarılır bana cevap vermesini beklerdim. Yazın dedem defne ağacı ve manolya arasına salıncak kurduğunda gözlerim uykuya teslim olana dek dallarında cıvıldayan kuşları dinler, gölgelerin beni çağırdığı düşlere dalardım.

O bahçede kimsenin duymadığı sesler vardı ve o sesleri sadece ben anlayabiliyordum.
Birgün sidikli kızın teki klisenin duvarına küçük abdestini yaptğında topraktan yarı beline kadar beliren papazın süluetini görünce kızın dili tutulmuştu. Kız papazla karşılaşmadan birkaç dakika evvel, kimsenin duymadığı o ses bana buradan git sonra gel demişti...

Aklım fikrim oradaydı, tüm benliimle Notre Dame de Sion'daydım... Yüksek tavanında fısıldayan melekler var sanki. Gündüz hayallerimi, gece rüyalarımı süsleyen tatlı bir özlemle gıcırdayan merdivenlerine, ulu ağaçlarına kavuşmayı bekler ziyaret gününü iple çekerdim...


Benim için gitmek için sabırsızlandığım diğer yerse Babanemin bahçesiydi. Bülbülderesi'ndeki babaneme gitmek için annemin hadi hazırlan gidiyoruz demesini dört gözle beklerdim.
Vişne ağaçlarının arasındaki dik ama küçük basamaklardan inerdik Babaanemin yanına... Sonra annemin elinden ok gibi fırlayıp koşarak babanemin yanına gelirdim. Bananem, yazmasının altından görünen upuzun ve bembeyaz saç örgüleriyle, çekik gözlü, elma gibi yanaklı, dev gibi bir kadındı. Babanemin sözünü hep dinlerdim. Ben seveyim diye ördek getriridi.
- Babane ördeklerin dişleri var mıdır?
- Vardır kuzum.

O kadar güzeldiki ördekler, yemyeşil gerdanları ışıkta ne de güzel parlardı. Babanemin bugüne kadar kimsede görmediğim güzellikte, hiç bir çiçeğin kokmadığı kadar enfes kokan çiçekleri vardı. Çiçeklerin yanı başında çay içerken simsiyah eşek arıları çiçeklere konmak için yarış yapardı...

Bazen halmın büyük oğlu ve abim mantar tabancasıyla oyun oynamaya bahçeye çok yakın olan mezarlığa giderlerdi ben de peşlerine takılırdım. Koskocaman lahtleri siper yapıp birbirimize mantar tabancası ile güya ateşeder, savaşçılık oynardık. Akşam üzeri hava kararmaya başladığında bembeyaz mezar taşları sanki fener gibi aydınlatırdı ortalığı. Kargalar sürüyle kalkar hep bir ağazdan bağırarak sanki seslerimizi bastırmak isterlerdi. Bazen abimler çok hızlıca koşarlar ben arkalarından yetişemezdim ama hiç korkmazdım...

11 Temmuz 2010 Pazar

Koku.. ( İkinci Bölüm )

Mahallemizde hep benden büyük çocuklar vardı. Çoğu abimle yaşıt erkek çocukları olduğu için; bikenarda oturup abimlerin yüzleri kızarıp kan ter içinde kalan dek futbol oynamalarını izlemek zorunda kalırdım. Abim ve arkadaşları, kah Üzümkızı Apartmanı yanındaki boş arsada, kah Surp Haç Ermeni Klisesi'nin ara sokağındaki arsada top peşinde koşturup gününü gün ederdi.Gün batıp akşam olduğunda abim günü kazasız belasız atlatmışsa güya beni gezdirmiş olarak eve teslim ederdi...

Evimizin yanındaki kıraathane benim için büyülü bir dünya demekti. Çoğu kez zor bela yatırıldıım öğle uykumu bölen okey şakırtılarının kaynağı olan bu mekan benim için başlı başına merak unsuruydu. Kapının önünde kovamla oynamaya çıktığım zamanlarda başımı kıraathanenin kapısından içeri uzatır ne varmış diye bakardım. Rengarenk toplara sopalarla vuran adamlardan biri bigün nasıl olduysa o harika parlaklıktaki topu sokağa kaçırmıştı. Gün bugündü. Topa dokunabilecektim. Yanı başıma gelen harkulade kırmızılıktaki o parlak topu almak için uzandığımda topun çok ağır olduğundan başka bişey hissetmemiştim. Zaten komik bıyıklı Özcan Abi topu elimden alıp teşekkür etmişti. Özcan Abi'nin arkasından kıraathaneye girdiğimde, beni aralarına alıp topla oynatırlar belki diye kurduğum hayaller bir anda suya düşmüştü. İçerisi okadar kötü kokuyordu ki. O kokuda oyun oynanmazdı bence...

Babam neden gelmiyor? Babamı özledim, diyerek ağlayıp sızladığım günlerin birinde siyah-beyaz televizyonda adamın biri bişeyler anlatıyordu. O gün en sevdiğim, omuzdan çıtçıtlı pembe buklet kazağımı giymiştim. Ağlamalarım yerini cansıkıntısına bırakmıştı çünkü televizyondaki adam hala konuşuyordu. Masadaki surahinin ardından bakınca televizyondaki adamın suratı komik haller alıyordu ve ben çok eğleniyordum. Annemse çok endişeliydi. Durmadan televizyondaki adama söyleniyor 'hayırlısı' diyordu. 12 Eylül Darbesi'nin olduğunu anlatan çok konuşan adamın kim olduğunuysa yıllar sonra öğrenecektim...

Zaten sokağa çıkamıyordum. Evde de herşeyle oynamam izin verilmiyordu. Hem babam da yoktu... Abimin müptelası olduğu çizgili kitaplar vardı. Alır okur biriktirirdi. Bende okuyabilseydim keşke. Camdan bakınca ev sahibimizin kızıyla gözgöze gelmekten çok korkuyordum. Onlara misafirliğe gittiğimizde ya da onlar bize geldiğinde hep bebeklerimi kırıyor, yüzünü kalemle boyuyor beni de dövüyordu. Bikeresinde beni dolaba kitlemişti ama ben korkmamıştım... Birde deli abisi vardı. Ondan çok korkuyordum.

Ev sahibimizin kızı Ayşe, benden büyüktü; boyu abim kadardı. Ama çok kötü kalpli bir kızdı. Annemle Eminönü'ye gittiğimiz zaman bana aldıkları şemsiyenin aynısından istemiş, annesi almayınca da annesine kötü kötü sözler söylemişti. Annesi Makbule Teyze hep onun kafasına vurarak 'kime çekti adı batasıca bilmem ki?' derdi. Bize geldikleri günlerden birinde şemsiyemi sakladığım yerde bulup kırmıştı. Çok üzülüp çok ağlamıştım.

Ayşe'nin Ablası Necla Abla, Ayşe gibi kötü değildi. O beni çok severdi. Beni Filiz Ablayla parka götürür, salıncakta sallar, bana ne istersem alırdı. Onlara gittiğimizde bana kırmızı ojeler sürer, tokalar takar süslerdi. Bazen bana kek pişirir, pişrincede annemle beni kek yemeye davet ederdi. Bu dünyada onun gibi güzel kek yapan kimze olamazdı. Hatta annemden bile güzeldi kekleri...

Yaz bitmişti. Artık dondurma yiyemiyecek, şort giyemiyecek, leğende bebeklerimi yüzdüremeyecektim. Kimse sokağa çıkmıyordu. Annem, abim hiç kimse sokağa çıkmıyordu. Neden?
Kovalarımı alıp kapının önündeki kum yığınıyla oynamak istiyordum. Annem 'olmaz kızım sokağa çıkma yasağı var. Bak polis amcalar kızıyor'diyerek kafasında yumurta gibi şapkası olan polisleri gösterdi. Anneme, 'Banane ben çıkıcam nolur nolur' diye dil döktüm.
Yaşasın!
Kumlarla istediğim gibi oynayabilecektim. Kovamı doldurup ohayla dünyamın içine dalmışlen bir el saçlarımı karıştırdı.
Yumurta kafalı polis amca!
'Şimdi alıp götüriyim mi seni? Yasak var. Bak herkes evde sen dışardasın. Alıp götürücem seni' dedi. Balkondan bakan annemin gözlerine bakıp neler olduğunu anlamaya çalıştım. Yumurta kafalı polis amca 'şaka yaptım şaka küçük kız sana serbest istediğin gibi oyna'dedi. Polisin arkasından uzunca bir süre bakıp oyunuma geri döndüm...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Koku.. ( Birinci Bölüm )

Bir pazartesi öğleden sonrasıydı. Yanı başımda duran oyuncak bebeklerimle dalmıştım uykuya. Annem yine güç bela öğle uykusuna yatırmıştı... Her zaman bin bir dil döker, 'hadi güzel kızım uyu, uyuda büyü'derdi. TRT radyosundan öğlen haberleri okudunğu sıralarda, gündemde olan ve benim o yaşlarda anlayamadığım şeylerden bahseden spikerin sesi bana ninni gibi gelir, usul usul birbirinden güzel rüyalara dalardım.

Annemin koskocaman yatağında, odaya dolan akşam güneşi uyandırırdı çoğukez. Gözlerimi aralar dışardaki ağacın yaprakları arasından ısrarla gözüme doğru süzülen güneşin duvardaki yansımalarına bakardım. Duvardaki şekillere bakmaktan sıkıldığımda, perdenin desenlerindeki figürleri hayali kahramalara dönüştürürdüm...

Günler böyle geçerdi. En sevdiğim mevsim olan Yaz'ın gelmesiyle gözümde herşey daha tatlı bir hal alırdı. Benim için yaz demek; mutfakta pişen zeytinyağlı taze fasülye kokusuna eşlik eden çilek demekti, kiraz demekti, erik demekti. Evin odalarına dolan yemek ve taze meyve kokusu evi ev yapan yegane şeydi.

Mutfakta işlere dalan annemin bacaklarına sarılıp bardakların yanında duran ay çekirdeği pakedimi isterdim. Küçükcük balkoda tabureme oturup aşağıyı seyrederken bacaklarımı balkon demirlerinden dışarı sarkıtırdım. Bir yandan etrafı seyreder bir yandan da çekirdek yerdim. Mecburen uslu bir çocuktum çünkü hiç arkadaşım yoktu. Bazen üst kat komşumuz Şerife Hanım Teyze'ye annemle oturmaya giderdik. Kocaman, kalın camlı gözlüklerinin arkasından bana bakar 'uslu durucaksın değil mi?' derdi. Şerife Hanım Teyze, beyaz başörtüsüyle basma entarisinin altından görünen çiçekli uzun donuyla tam bir 'babane' örneğiydi. Onunla vakit geçirmek benim için ne kadar gerilim dolu olsa da ben onun nazarında yaramazlık eden diğer komşu çocukları gibi değildim. Keyfi yerindeyse o gün masal anlatır, dizleri ağrıyorsa ya da hastaysa benimle sohbet eder, anlamadığım konularda anlamadığım şeyleri söyler nasihat ederdi. Şerife Hanım Teyze'ye gidemediğimiz günlerde, mutfağımızda pişen nefis yemeklerin kokusuna onun da bayıldığını bilen annem Şerife Hanım Teyze'den sepet sallandırmasını isterdi. Annem sepete, o gün pişen ne varsa koyar, yaşlı kadıncağızın gönlünü alırdı.

Pazartesi günleri kapımızın önüne kadar uzanan semt pazarını izlemek gün içinde akşamki kadar keyifli olmuyordu. Akşam oldu mu pazarcılar anlaşılmaz bir telaşla, tenteleri indirip eve dönmek için hazırlanırdı. Annem bıraksa bende pazarcılarla birlikte gitmeye hazırdım. Annem pazara sabah erkenden çıkar, kaybolmayayım diye de elimden sıkıca tutardı. Her hafta erkenden sebzenin meyvenin en tazesini almak için çıktığımız pazarda; aynı tezgahın önünde annemin elinden tutarken, nazarımda dünyanın en çirkini olan kız dil çıkartır her hafta asabımı bozardı.
Hiç unutmam bir gün elinde kocaman şeftali ön dişleri dökülmüş bu çirkinlik timsali kız bana dil çıkardığında; anneme dönerek, oldukça yüksek sesle: 'anne baksana şu pis ve dişsiz kız bana dil çıkartıyor' demiştim. Dişsiz çirkin kız utanmış, annesinin eteğinin arkasına saklanmıştı. Bana yine dil çıkartırken annesinin ensesine vurduğu şaplakla nolduğunu şaşırmıştı.

Pazarın en dar yeri Surp Haç'la Amerikan Koleji arasındaydı. Orada neler yoktu ki... Karadenizli teyzeden taze fasülye, bazen tarhana, bazen de pazı alırdık... Sıkış sıkış o daracık yolu aşınca kendimi cennete gibi hisseder, Bağlarbaşına çıkan yokuşun solundaki meyveciye giderdik. En sevdiğim üzümler, en güzel şeftaliler, en güzel elmalar muntazam dizilmiş tezgahta sanki beni beklerdi.

Evde acil birşey lazım olduğunda, Bakkal Kel Aydın Amca'ya giderdim. Annem arkamdan bakıyor diye içim hep rahat olurdu. Beş liraya bir Samsun sigarası alır üzeriyle de poşet meyve suyundan alırdım. Annem elime fazla para vermezdi, çünkü Kel Aydın çocuklara eksik para üzeri vermesiyle ünlüydü. Birkeresinde bana da eksik para vermişti. Annem parayı görünce Kel Aydın'ın 'düşürmüştür' dediğini hatırlıyorum. Halbuki annem hep balkondan bakıyordu ve ben parayı asla düşürmezdim... Zaten Kel Aydın'ın bakkalına sık gitmezdik. Bizim sürekli alışveriş ettiğimiz başka bakkalımız vardı, Mehmet Amca'nın bakkalı.

En sevdiğim bakkaldı Mehmet Amca'nın bakkalı. Sabahları kavurma yemeye bayılıdığım için çoğu kez abimle, üzerimde picamalarımla Mehmet Amcaya kavurma almaya giderdik. O koskocaman kavurmaları keserkerken azğımın suları akardı. Mehmet Amca'nın eli boldu. Tanıdık tanımadık herkese sonsuz kredisi vardı. Üzerimde para yok sonra alırım diyenlere 'Canın sağ olsun' derdi. Mehmet Amcanın bakkal dükkanını diğerlerinden ayıran özellik tatlı dilli güler yüzlü olması değildi. İçeri girdiğinizde sizi sarıp sarmalıyan beyaz sabun kokusu da değildi. Kavurmalar mı? Hayır o da değil :)

Yüksek raflarıyla günümüz marketlerini aratmayan bu bakkalda Mehmet Amca, yukarıya dizdiği ürünleri almak için kendi icadı olan kıskaçlı bir sopaya sahipti. Deterjan kutusu, sabun, paket çay bu kıskaçlı sopa yardımıyla metrelarce yüksekten kolayca alınırken; her seferinde hayretler içerisinde sanki ilk defa görüyormuş gibi ağzım açık izlerdim.

Yeni..

Yeni benim için her zaman güzel ve kendine has cazip bir kokuya sahip. Çocukluğumun yenisi; kırmızı rugan pabuçlar, cici elbise,lebibin iç çamaşırı takım ve soket çoraplardan ibaret bir kavramdı. Sonraları hayatıma 'yeni'ye dair diğer detaylar ister istemez eklendi. İlkokula başlamamla birlikte yeni kavramı benim için farklı anlamlar da yükledi. Yeni artık, 'arkadaş'ı da kapsıyordu ve rugan pabuçlar hala gözdemdi...

Sonraları 'yeni'me farklı farklı bir sürü kavram daha eklendi. Benimle birlikte 'yeni'lerim de büyüyordu.

Şimdilerde ortayaşlarımdayım. 3 ile başlayan yeni yaşıma alışmam gerekiyor. Hatırlıyoum da tek rakamlı yaşlarımı bitirip iki basamaklı ve 1 ile başlayan yaşlara geldiğimde bi hayli hüzünlenmiştim. 2 ile başlayan yeni yaşlarımı olgunlaşma emaresi gördüğümdenmidir nedir; ayrıca sevip benimsemiştim...

Artık eskisi gibi 'yeni'ler ekeyemiyorum. Belki eskiye ait birtakım şeyleri benimseyip bırakamadığımdan ya da hayatıma yeni şeyler girmediğindendir. Hoş hayatıma yeni birşeyler girse de çocukluğumun o çiçek kokulu güneşli günleri tadında olmuyor.

Her halükarda yeninin o heyecan uyandıran tazeliği her zaman ilgimi çekiyor.
Öyle ya nede olsa yeni :)