1 Temmuz 2010 Perşembe

Koku.. ( Birinci Bölüm )

Bir pazartesi öğleden sonrasıydı. Yanı başımda duran oyuncak bebeklerimle dalmıştım uykuya. Annem yine güç bela öğle uykusuna yatırmıştı... Her zaman bin bir dil döker, 'hadi güzel kızım uyu, uyuda büyü'derdi. TRT radyosundan öğlen haberleri okudunğu sıralarda, gündemde olan ve benim o yaşlarda anlayamadığım şeylerden bahseden spikerin sesi bana ninni gibi gelir, usul usul birbirinden güzel rüyalara dalardım.

Annemin koskocaman yatağında, odaya dolan akşam güneşi uyandırırdı çoğukez. Gözlerimi aralar dışardaki ağacın yaprakları arasından ısrarla gözüme doğru süzülen güneşin duvardaki yansımalarına bakardım. Duvardaki şekillere bakmaktan sıkıldığımda, perdenin desenlerindeki figürleri hayali kahramalara dönüştürürdüm...

Günler böyle geçerdi. En sevdiğim mevsim olan Yaz'ın gelmesiyle gözümde herşey daha tatlı bir hal alırdı. Benim için yaz demek; mutfakta pişen zeytinyağlı taze fasülye kokusuna eşlik eden çilek demekti, kiraz demekti, erik demekti. Evin odalarına dolan yemek ve taze meyve kokusu evi ev yapan yegane şeydi.

Mutfakta işlere dalan annemin bacaklarına sarılıp bardakların yanında duran ay çekirdeği pakedimi isterdim. Küçükcük balkoda tabureme oturup aşağıyı seyrederken bacaklarımı balkon demirlerinden dışarı sarkıtırdım. Bir yandan etrafı seyreder bir yandan da çekirdek yerdim. Mecburen uslu bir çocuktum çünkü hiç arkadaşım yoktu. Bazen üst kat komşumuz Şerife Hanım Teyze'ye annemle oturmaya giderdik. Kocaman, kalın camlı gözlüklerinin arkasından bana bakar 'uslu durucaksın değil mi?' derdi. Şerife Hanım Teyze, beyaz başörtüsüyle basma entarisinin altından görünen çiçekli uzun donuyla tam bir 'babane' örneğiydi. Onunla vakit geçirmek benim için ne kadar gerilim dolu olsa da ben onun nazarında yaramazlık eden diğer komşu çocukları gibi değildim. Keyfi yerindeyse o gün masal anlatır, dizleri ağrıyorsa ya da hastaysa benimle sohbet eder, anlamadığım konularda anlamadığım şeyleri söyler nasihat ederdi. Şerife Hanım Teyze'ye gidemediğimiz günlerde, mutfağımızda pişen nefis yemeklerin kokusuna onun da bayıldığını bilen annem Şerife Hanım Teyze'den sepet sallandırmasını isterdi. Annem sepete, o gün pişen ne varsa koyar, yaşlı kadıncağızın gönlünü alırdı.

Pazartesi günleri kapımızın önüne kadar uzanan semt pazarını izlemek gün içinde akşamki kadar keyifli olmuyordu. Akşam oldu mu pazarcılar anlaşılmaz bir telaşla, tenteleri indirip eve dönmek için hazırlanırdı. Annem bıraksa bende pazarcılarla birlikte gitmeye hazırdım. Annem pazara sabah erkenden çıkar, kaybolmayayım diye de elimden sıkıca tutardı. Her hafta erkenden sebzenin meyvenin en tazesini almak için çıktığımız pazarda; aynı tezgahın önünde annemin elinden tutarken, nazarımda dünyanın en çirkini olan kız dil çıkartır her hafta asabımı bozardı.
Hiç unutmam bir gün elinde kocaman şeftali ön dişleri dökülmüş bu çirkinlik timsali kız bana dil çıkardığında; anneme dönerek, oldukça yüksek sesle: 'anne baksana şu pis ve dişsiz kız bana dil çıkartıyor' demiştim. Dişsiz çirkin kız utanmış, annesinin eteğinin arkasına saklanmıştı. Bana yine dil çıkartırken annesinin ensesine vurduğu şaplakla nolduğunu şaşırmıştı.

Pazarın en dar yeri Surp Haç'la Amerikan Koleji arasındaydı. Orada neler yoktu ki... Karadenizli teyzeden taze fasülye, bazen tarhana, bazen de pazı alırdık... Sıkış sıkış o daracık yolu aşınca kendimi cennete gibi hisseder, Bağlarbaşına çıkan yokuşun solundaki meyveciye giderdik. En sevdiğim üzümler, en güzel şeftaliler, en güzel elmalar muntazam dizilmiş tezgahta sanki beni beklerdi.

Evde acil birşey lazım olduğunda, Bakkal Kel Aydın Amca'ya giderdim. Annem arkamdan bakıyor diye içim hep rahat olurdu. Beş liraya bir Samsun sigarası alır üzeriyle de poşet meyve suyundan alırdım. Annem elime fazla para vermezdi, çünkü Kel Aydın çocuklara eksik para üzeri vermesiyle ünlüydü. Birkeresinde bana da eksik para vermişti. Annem parayı görünce Kel Aydın'ın 'düşürmüştür' dediğini hatırlıyorum. Halbuki annem hep balkondan bakıyordu ve ben parayı asla düşürmezdim... Zaten Kel Aydın'ın bakkalına sık gitmezdik. Bizim sürekli alışveriş ettiğimiz başka bakkalımız vardı, Mehmet Amca'nın bakkalı.

En sevdiğim bakkaldı Mehmet Amca'nın bakkalı. Sabahları kavurma yemeye bayılıdığım için çoğu kez abimle, üzerimde picamalarımla Mehmet Amcaya kavurma almaya giderdik. O koskocaman kavurmaları keserkerken azğımın suları akardı. Mehmet Amca'nın eli boldu. Tanıdık tanımadık herkese sonsuz kredisi vardı. Üzerimde para yok sonra alırım diyenlere 'Canın sağ olsun' derdi. Mehmet Amcanın bakkal dükkanını diğerlerinden ayıran özellik tatlı dilli güler yüzlü olması değildi. İçeri girdiğinizde sizi sarıp sarmalıyan beyaz sabun kokusu da değildi. Kavurmalar mı? Hayır o da değil :)

Yüksek raflarıyla günümüz marketlerini aratmayan bu bakkalda Mehmet Amca, yukarıya dizdiği ürünleri almak için kendi icadı olan kıskaçlı bir sopaya sahipti. Deterjan kutusu, sabun, paket çay bu kıskaçlı sopa yardımıyla metrelarce yüksekten kolayca alınırken; her seferinde hayretler içerisinde sanki ilk defa görüyormuş gibi ağzım açık izlerdim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder