15 Temmuz 2010 Perşembe

Koku.. ( Üçüncü Bölüm )

Bir çocuğun anılarında devasa büyüklükteki bahçe ve evin anılarından oluşan hatıralara sahip olması muhteşem bir şey.

Belki 20 odası vardı Notre Dame de Sion'un. Rahibelerin eğitim aldığı bu devasa büyüklükteki taş gövdeli ahşap binanın odalarında, kilisesi ve dersliklerinde gönlümce koşar oynardım. Kah papazın kürsüsüne çıkar kırmızı mavi vitraylardan süzülen ışıkta hayallere dalar, kah gıcırdayan yorgun merdivenlerin trabzanlarından kayarak aşağıya iner yorgunluktan ölene dek tekbaşıma ama binlerce hayalin arkadaşlığıyla oyunlar oynardım.

Bahçeye inen merdivenlerde süs havuzunun yanında küçük çukurlar kazdığımda annem gibi güzel bir kadının resminin çizili olduğu minik paralar bulurdum. Anneme bu kadın kim diye sorduğumda, elimdeki madeni parayı alarak 'Meryem Anamız yavrucuğum. Haydi bulduğun yere koy bakalım.' demişti. Meryem Ana Ha? Kimin annesiydi ki? Çok güzeldi resimleri...

Dedem oraya gözkulak oluyordu. Annem orada doğmuştu.
İkisi büyük, onlarca su sarnıcı vardı. Sarnıçta deniz kızı mı var? Bir ses beni çağırıyordu hep. Ama yanlız başıma sarnıca bakmam yasaktı!

Dedem ve anneanem sarnıça düşüp ölmemden çok korkarlardı. Bahçeye çıktığımda bir müddet göz hapsine tutarlar sonra bir anlık boş bulunmalarında 'aman gitme' dedikleri yerlere seferler düzenlerdim.

Bahçenin koruyucusu Papaz'ın göründüğü yerlerde dolaşır, onu görebilmek için can atardım. Büyükler konuşurken Papazın bazen kızmızı bir yılan bazen de başka şekillerde insana göründüğünü ve kalpleri temiz olmayan insanları korkuttuğunu söylerlerdi. Ben bahçede sadece kaplumbağa ve kelebekleri görüyordum. Dedem, kaplumbağa ve benim için minnacık ama lezzetli Osmanlı çilekleri ekmişti. Sadece benim olan dut, yeşil elma ve şeftali ağaçlarım da vardı. Akşam üzeri paçalarımı dedem gibi sıvar ve kuyudan çektiği suyla bahçeyi sularken ona yardım ederdim. Misler gibi kokan bi sürü çiçeği vardı dedemin...

Bahçenin tam ortasındaki koskocaman manolya ağacına aşıktım. Ağaca sarılır bana cevap vermesini beklerdim. Yazın dedem defne ağacı ve manolya arasına salıncak kurduğunda gözlerim uykuya teslim olana dek dallarında cıvıldayan kuşları dinler, gölgelerin beni çağırdığı düşlere dalardım.

O bahçede kimsenin duymadığı sesler vardı ve o sesleri sadece ben anlayabiliyordum.
Birgün sidikli kızın teki klisenin duvarına küçük abdestini yaptğında topraktan yarı beline kadar beliren papazın süluetini görünce kızın dili tutulmuştu. Kız papazla karşılaşmadan birkaç dakika evvel, kimsenin duymadığı o ses bana buradan git sonra gel demişti...

Aklım fikrim oradaydı, tüm benliimle Notre Dame de Sion'daydım... Yüksek tavanında fısıldayan melekler var sanki. Gündüz hayallerimi, gece rüyalarımı süsleyen tatlı bir özlemle gıcırdayan merdivenlerine, ulu ağaçlarına kavuşmayı bekler ziyaret gününü iple çekerdim...


Benim için gitmek için sabırsızlandığım diğer yerse Babanemin bahçesiydi. Bülbülderesi'ndeki babaneme gitmek için annemin hadi hazırlan gidiyoruz demesini dört gözle beklerdim.
Vişne ağaçlarının arasındaki dik ama küçük basamaklardan inerdik Babaanemin yanına... Sonra annemin elinden ok gibi fırlayıp koşarak babanemin yanına gelirdim. Bananem, yazmasının altından görünen upuzun ve bembeyaz saç örgüleriyle, çekik gözlü, elma gibi yanaklı, dev gibi bir kadındı. Babanemin sözünü hep dinlerdim. Ben seveyim diye ördek getriridi.
- Babane ördeklerin dişleri var mıdır?
- Vardır kuzum.

O kadar güzeldiki ördekler, yemyeşil gerdanları ışıkta ne de güzel parlardı. Babanemin bugüne kadar kimsede görmediğim güzellikte, hiç bir çiçeğin kokmadığı kadar enfes kokan çiçekleri vardı. Çiçeklerin yanı başında çay içerken simsiyah eşek arıları çiçeklere konmak için yarış yapardı...

Bazen halmın büyük oğlu ve abim mantar tabancasıyla oyun oynamaya bahçeye çok yakın olan mezarlığa giderlerdi ben de peşlerine takılırdım. Koskocaman lahtleri siper yapıp birbirimize mantar tabancası ile güya ateşeder, savaşçılık oynardık. Akşam üzeri hava kararmaya başladığında bembeyaz mezar taşları sanki fener gibi aydınlatırdı ortalığı. Kargalar sürüyle kalkar hep bir ağazdan bağırarak sanki seslerimizi bastırmak isterlerdi. Bazen abimler çok hızlıca koşarlar ben arkalarından yetişemezdim ama hiç korkmazdım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder